19 Mart 2009 Perşembe

MERYEMİN VE KADİRİN VE MUSTAFANIN HAKKINDADIR

Çömelmiş sırtını duvara dayamıştı Kadir. Ne zamandır bu haldeydi unutmuş; gözleri ayakları altındaki kilimin kah çizgilerinde kah nakışlarında gidip geliyordu. Karısının çeyiz kilimiydi; kendi dokumuş evlendiğinde sandığının üzerine örtmüştü. Töre gereği öldüğünde de buna saracaklardı. Bu nakışların kimbilir ne anlamları vardı. Kadir bilirdi ki kendi köyünden; kadınlar kilimlere rastgele nakış koymazlardı. Herbirinin kimi belli kimi gizli anlamları vardı. Kısmet düşleyenlerin, sevdalıların, yar bekleyenlerin nakışlarını biliyordu acaba çocuk isteyenlerin nakışları neydi? Bilemedi. Karısı evlendikten sonra da çok kilim dokumuş ama hepsini çocukların çeyizine diye kaldırmıştı yüklüğe.

Kadir bu köyden değildi. Yıllar önce çerçilik yaparken uğramış sevdalanmış sonra da evlenip yerleşmişti buraya. Karısı da çok sevmişti gökgözlüsünü. O öyle severdi lakabı da öyle kalmıştı köyde. Karısı çocukken ana babasını kaybetmiş amcasının yanında büyümüştü. Başka kardeşi de olmadığından amcasını baba bellemişti. Gökgözlüsüne gönül düşürdükten sonra amcası da öksüz yetimi evlendirmek sevaptır deyip Kadir'in aracılarını geri çevirmemiş vermişti ilk seferde Meryem'i.

Bu nakışlar ne insafsızdı alıp alıp adamı nerelere götürüyorlardı. Şimdi eskileri düşlemenin zamanı mıydı? Ha sahi çocuk nakışını aramıştı kilimde. Acaba Meryem çeyiz kiliminin bir yerlerine işlemiş miydi? Kafasını kaldırmadan gözleriyle taradı kilimi bulamadı daha doğrusu o kadar nakış içinde var mıydı bilemedi.

İşlediyse de olmamıştı önceleri çocukları. Sekiz sene çocuğa hasret yaşamışlardı. Kendi de çok istiyordu ama Meryem'ini üzmemek için söylememişti hiç karısı ne zaman ağlasa ellerin çocuklarına sarılsa bilirdi ki hayalinde kendi gökgözlü çocuğuna sarılmakta onun için ağlamaktaydı. Bir şey demedi hem de hiç.

Sekiz yıl sonra gelmişti müjde yengeden. Kadir'den müjde istemişti kendisinin de yenge dediği Meryem'in amcasının karısı. Müjde olarak iki metre çiçekli basma sözü verdiydi. Doğru koştu Meryem'inin yanına. Gözüne bakamamış karısının gözlerinde ne göreceğini nasıl karşılık vereceğini bilememişti. Beri yandan Meryem de kafasını kaldıramamıştı ki yerden gökgözlüsüne kendi söylesin. Hiçbir şey diyememişti Kadir. Elini Meryem'in saçına atmış dokunmuş sonra yanlış bir şey yapmış gibi çekmiş ve odadan çıkmıştı. Ağlamış mıydı hatırlayamadı.

Doğana kadar günler geçmek bilmemiş; Meryem bulduğu her ipi bir şeylere uydurmuş kazaktır hırkadır çoraptır dikmişti. Kadir de gittiği toptancılardan aldığı çocuk zıbınları patikleri içinde en güzelleri kendince seçmiş saklamıştı. Oğlu olacaktı öyle hissetmişti duyduğundan beri. Beşiğini de kendi köyünde yaptırmış; aldığı tüm elbiseleri doldurmuş ve bir akşam ansızın Meryem'inin önüne bırakıvermişti. Meryem kafasını kaldırmış gülen gözleriyle öyle bir bakmıştı ki dünyaya değerdi.

Kadir gene sıyrıldı nakışlardan. Biraz toparlandı evin içinde olmasına rağmen oturamıyor yatağın yanında çömelmiş sırtı duvarda duruyordu. Oturursa sanki haber geldiğinde hemen fırlayamayacak geç kalacaklardı. Nöbette gibiydi. Öyle düşündü yani. Nöbette yatmak oturmak olur muydu? Olmazdı. Hep uyanık hep tetikte olmak lazımdı. Öyle öğrenmişti askerde.

Askere gittiğinde nişanlıydı Kadir. Nişandan sonra hemen askere gitmiş; Meryem de amcasının yanında kalmıştı. Ne zordu sevdalıyken askerlik yapmak. Ne nöbetler geçerdi ne de geceler. Dağıtım izni hariç izin bile almamıştı nasıl alsın ki kolay mı Çorlu’dan taa buralara gelmek. Kolaydı tabii de para mı vardı dedi Kadir gene nakışlarda dolaşırken içinden.

Kafasını kaldırdı belki de saatlerdir ilk defa önce kapıya baktı sonra seslere kulak kesildi. Bir motor sesi bekledi. Ne çeşit olursa olsun; yoktu. Bütün evi de dolduran tipinin uğultusundan ve Meryem’in mırıldanışlarından başka Bir şey duyamadı. Pencereler yarı yere kadar karla doluydu. Tipinin sesi üşütmeye yetiyordu. Zaten kapı altından bile üfürüyordu ki dış kapı önündeki kilimin saçakları arada havalanıyordu.

Evleri amcalarının-yani Meryem’in amcası ki Kadir de amca derdi-evlerinin hemen bitişiğinde ahırdan bozmaydı. Evlendiklerinde Kadir tek başına çamur saman karışımıyla sıvamış içine iki göz oda yapmıştı. Tuvalet zaten bahçede banyoyu da odanın ortasına serdikleri leğende yapıyorlardı. Herkes öyle yapıyordu ki zaten. Odanın birini oğullarına ayırmışlardı ilk iki seneden sonra. Şehir yerinde öyle diye duymuştu çünkü. O zaman kadar üçü koyun koyuna yatmışlardı.

Adını Mustafa koymuşlardı. Hem babasının adıydı Kadir’in hem de mübarek bir isimdi. Oğlu uzun ömürlü olsun demiş Meryem’iyle de konuştuktan sonra Mustafa demişti hocaya kulağına üfletmeden önce.

Yoktu. Uğultudan gayri ses yoktu. Meryem’i de yatağın öte yanında oturmuş duvara yaslanmıştı ama yığılmıştı demek daha doğru olurdu. Okuyordu; önüne kitabı açmış okuyordu. Okuma yazma bilmezdi ama okuyacak kadar Kuran kursuna gitmişti. Arada tülbentinin ucuyla gözlerini siliyor ama ara vermeden okuyordu. Kime sorduysa, kim nereyi gösterdiyse orayı. Yanında yengesi elini dizlerine koymuş dalgın dalgın dinliyordu.

Kadir ağlamıyordu ama keşke ağlasaydı boğazına kocaman bir yumruk oturmuş sıkıyordu. Keşke ağlasaydı.

Oğlunun olacağını bilmişti ya sıhhiyeci olacağını da biliyordu kendince. Her yerde de söylüyordu. Bilememişti ki oğlum sıhhiyeci olacak derken ömrünü bir sağlık tesisi bile göremeden noktalayacaktı. Bir hafta önce oğlu bahçede oynarken düşmüş bayılmıştı eve getirdiklerinde yüzüne su serpmişler ayıltmışlardı. O zaman öyle geçiştirmişler 3 gün önce ateşi çıktığında da yatırmışlar üşüttüğüne karda kışta oynadığına yormuşlardı.

Ne olduysa bugün olmuş uyanmaz olmuştu. Ateş gibi yanıyor dudağı parça parça soyuluyor ama bir damla su içmiyor yemek yemiyordu. Gözlerini de açmıyordu ki.

Meryem ikindiye doğru damda kar temizlemeye çalışan gökgözlüsünü çığlıklarıyla irkiltmiş “yetiş Mustafam gitti” diye köyü inletmişti. Amcası evden fırlamış köylüden bir kısmı kapı önüne toplanmıştı.

Muhtara gidilmiş apar topar kaymakamlık aranmak istenmişti ama üç gündür köyde tek olan muhtarın zimmetli telefonu çalışmıyordu. Zaten bir haftadır yollar da kapalıydı. Greyderin gelmesini bekliyorlardı ta o zaman muhtar aramış, geleceğiz demişlerdi. Hasta olmasa zaten yol açık olsa da fark etmezdi kapalı olsa da. Bir tek hasta olduğunda çaresiz kalıyorlardı kiminde Allah'a sığınıp bekliyorlardı kurtulsun diye kiminde de çok tipi yoksa kızağa hastayı yerleştirip yola koyuluyorlardı.

Akşama doğru yürümekle yarım saat kadar süren komşu köye gidilmiş sağlık evinde altı aydır tek başına çalışan yeni mezun ebe hanım biraz da yalvar yakar –ki korktuğundan köy dışına tek başına çıkmak istemiyordu-getirilmişti. Getirilmişti getirilmesine ama onun da çantasından çıkardığı bir şişe serumu takmaktan, gene çantanın içinden çıkardığı birkaç çeşit ilacı karıştırıp yapmaktan başka elinden bir şey gelmemişti. Burada olmazdı Tekman’a devlet hastanesine hiç olmazsa sağlık ocağına götürülmeliydi. Meryem’in az ilerisine kapıya yakın sedire oturmuştu. Arada kalkıyor, eliyle Mustafa’nın alnına dokunuyor; solumasına bakıyor bir şey demeden gene oturuyordu. Hem tipi nedeniyle dönememiş olmanın hem de yol açılırsa çocukla beraber ilçeye gidip gitmemenin kararsızlığı içinde sıkıntılıydı.

Akşama doğru tipi öyle esmeye başlamıştı ki değil sağlık ocağına kadar Mustafa’yı götürmek sağlık evine kadar dayanamazlardı. Tek umut muhtarın bir hafta önce ettiği telefondaydı. Yol açmaya gelirlerse greyderleriyle de götürürlerdi.

Geçenlerde televizyonda mı demişlerdi yoksa toptancıda çay içerken mi lafı geçmişti hatırlayamadı. Erzurum’a helikopter alınmış. Hasta olduğunda artık kızağa lüzum olmayacakmış. Ah bir haber verebilselerdi kaymakamlığa. Hemen Erzurum valisini arardı. Gelir harman yerine konardı. Onu bile ayarlamıştı fikrince. Gerçi bu tipide gelir miydi bilmiyordu. Ah dedi içinden ah şu lanet telefon çalışsaydı. Daha çok geç olmamıştı. Kaymakam çalışıyordur şimdi dedi içinden . Bir duysa ki köyünün birinde ağır hastası var hemen o da arar Erzurum valisini hatta jandarma komutanını. O zaman Mustafa’sını Tekman’a da değil doğru Erzurum’a götürürdü.

Gene kulak kabarttı kapıya. Camdan mı baksam dedi belki ışığını görürüm. Sonra vazgeçti yaklaşsa zaten muhtarın evinde bekleyen amcası ondan önce koşar gelirdi.

Tekrar soluna çevirdi kafasını yatağa oğluna baktı ter göremedi. Halbuki ateşten yanıyordu terlemesi lazımdı. Ebenin itirazlarını dinlemeden üstünü sıkı sıkı örtmüşlerdi. Titriyor diye. Epeydir titremediğini de hatırladı. Baktı oğluna iyice. Birkaç saattir belli belirsiz soluyan Mustafa’sının artık soluksuz kaldığını gördü de diyemedi kendine niye olduğunu. Meryem’e de diyemedi. Kalktı kapıya yöneldi.

Mustafa’m dedi içinden sıhhiye olacaktın ya. Seni Cemile ebe gibi akça pakça bir de ebeyle evlendirecektim ya. Askere de davullu zurnalı yollayacaktım ya. Arabayla köye gelecektin ya. Meryem’ime torunlar verecektin ya.

Meryem’inin çığlığını duyduğunda bahçede daha amcasının kapısına varmamıştı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder